Behçet Çelik: Okur Mektuplarına Yanıt
2014 Eylül-Ekim, Behçet Çelik, Mektubum Var

Behçet Çelik: Okur Mektuplarına Yanıt

Merhaba,

Öncelikle yazdığınız mektuplar için ayrı ayrı teşekkür ederim. Benim için de yazdıklarınızı okumak heyecan vericiydi ve benim için de sizlere cevap yazmak inanın çok kolay değil.

Yazı Evi Dergi’nin mektup yazmak konulu bir çalışmayı başlattığını öğrendiğimde aklıma lise yıllarım geldi. Bir yaz tatilinde -lise birden ikiye geçtiğim yaz olabilir- günlük tutmak benzeri bir şey yapmıştım. Hayali bir arkadaşıma mektuplar yazmıştım. Bu hayali mektupların, yazı yazmanın benim için ne anlama geldiğine ilişkin başka ipuçları da verdiğini düşündüm sonradan: Yalnızlığı kırmak, yeni bir iletişim yolu aramak, kendimi ifade etmek… Okul zamanları böylesi bir ihtiyacı nadiren duyuyordum, ama yazları bütün arkadaşlarım bir tarafa dağılınca daha bir yalnız duyuyordum kendimi. Tabii, bu mektupları en yakın arkadaşlarıma bile yazmayıp “hayali” birine yazıyor olmam da manidar görünüyor. Arkadaşlarımla paylaşmadığım şeyleri yazıyor değildim üstelik. Şöyle bir nedeni varmış gibi geliyor bana. Arkadaşlarıma yazarken daha şakacı, daha az edebi şeyler yazmalıydım. Oysa bu mektuplarda kendimce edebi kaygılar da güdüyordum. Güzel cümleler, parlak benzetmeler… Bunları en yakın arkadaşlarıma bile yazsam, “artizlik” yapıyor olacaktım, dalga geçeceklerdi, belki ukala, belki gösterişçi bulacaklardı beni. Oysa “artizlik” yapmak istemiyor olsam da, “artistik” bir şeyler yapmak istiyordum. Böylesi kaygılarım varken, bütünüyle kurmaca şeyler yazmıyor olmama ne demeli? Kim bilir? Her seferinde bir öykü kurmaya çalışmak zor gelmiş olabilir. Her gün bir şeyler yazmaya çalışmanın faydasından söz edilen bir yazı okumuştum. Onun da etkisi olmuştur sanırım. Bir anlamda yazı çalışmalarıydı bu mektuplar. Yazı Evi’ndeki arkadaşların mektup konusunu gündeme getirmelerinde de, böylesi bir “yazı çalışması” kaygısı olduğunu sanıyorum. İyiden iyiye unutulmaya yüz tutan “mektup edebiyatı”na can suyu vermek de bir başka kaygıları olmalı.

Mektuplardan oluşan romanlar, tek bir mektup halinde kaleme alınmış öyküler ya da edebi metinlerin içerisinde yer alan mektuplar… Bunları hatırlayınca mektup formunun edebiyat için önemi daha da ortaya çıkıyor. Mektup hayatımızdan çıkarken bunlar da çıkacak mı, merak ediyorum. Son yıllarda pek çok edebiyat eserinde e-postalara yer verildiğinin sizler de farkındasınızdır. Edebiyat, çağı yansıtacaksa bu kaçınılmaz ve gerekli belki de. Ama şunu da vurgulamadan geçemiyorum, yazdığımız kimi e-postalar da aslında birer mektup. En azından benim için öyle. Her gün sadece meramımı ifade ettiğim sayısız e-posta yazıyorum elbette, ama kimi elektronik yazışmalarda, özellikle sık görüşemediğim, uzaklarda yaşayan ve bir zamanlar mektuplaştığım arkadaşlarıma yazarken mektup adabını sürdürmeye çalıştığımı itiraf etmeliyim.

Yazı yazmanın yazarak öğrenildiğine inanırım. Bir arkadaşımız aklına geldiğinde beğendiği cümleyi yazdığında o kadar da beğenmediğini yazmış mektubunda. Benim için de öyle olur çok zaman. Ama o cümledeki kimi kelimeleri silip yerine yenilerini ekledikçe ya da o cümleyi başka türlü ifade etmeye çalıştıkça, o cümlenin arkasına başka cümleler yazdıkça yazdıklarım bana daha kabul edilebilir görünmeye başlar. Kimi zaman aklıma gelen o ilk cümle o metinde hiç yer almaz, o cümleyi kurcalarken başka bir yoldan ilerlemeyi yeğlemişimdir. Yazmaya otururken aklımda olan konunun, kişinin dışında başka şeyler yazdığımı fark ederim. Aklıma gelen cümle ya da yazmaya giriştiğimde kaleme aldığım satırlar bir vesile olarak iş görmüştür sadece.

Bir başka arkadaşımız da benzer bir sıkıntıdan söz ediyor mektubunda: “Yazdıkça basitleşiyor anlatmaya çalıştıklarım,” diyor. Bunun kötü bir şey olduğunu sanmıyorum. Edebiyat bir süsleme ya da karmaşıklaştırma sanatı değildir. Bazı basit doğrular, gerçeklikler, dış dünyanın etkisiyle olduğundan karmaşık görünür bize; meselenin özünde yatanı olanca basitliği içerisinde anlatabilmek de önemlidir çok zaman. Naçizane bir önerim de şu: Yazdıklarınızı tamamlamadan yazdığınız kadarı üzerinde çok durmamanızda fayda var. Öyküleriniz, onları tamamlandığınızı sandığınızda da bitmiş olmayabilir. Sonraki okumalarınızda belki bir dolu cümleyi çıkaracak ya da değiştireceksinizdir. Yeniden, yeniden okuduğunuzda belki de bakacaksınız ki öykü çoktan bitmiş, siz boş yere sürdürmüşsünüz yazmayı. Bu sonraki okumalarınızda öykünün bittiğini sezdiğiniz yerden sonrasını atmayı yeğleyeceksiniz büyük olasılıkla.

Cümlelerin basitliği-karmaşıklığı sorununa odaklanmak yerine metnin bütününe odaklanmanızı öneririm. Size yazarken basit gelen aynı cümle bir başka kurgu içerisinde muhteşem olabilir, o cümleyi metnin bütünü içerisinde değerlendirmeniz daha doğru olur kanısındayım. Hiçbir cümlesi çarpıcı olmadığı halde, okumayı bitirdiğimizde, “Bu ne şahane bir öykü” diyebileceğimiz ne çok öykü var, unutmayın. Mesela, Çehov’un, Esendal’ın ya da Carver’ın öykülerinde böyledir. Yazmak yazarak öğrenilir, demiştim; tek başına yazmak değil elbette, okuyarak da. Çok farklı yazarların eserlerini okudukça, edebiyatın sonsuz çeşitliliğini fark ederiz, okuduklarımız biz farkında olmadan daha sonra yazacaklarımıza tesir eder. Okuma çeşitliliği arttıkça kendi kendimize farklı tarzları karşılaştırmaya başlarız. Bu farklar üzerine düşünür, en basitinden örnek vermek gerekirse, birini neden sevip öbürünü neden sevmediğimizi kavramaya çalışırken, farkında olmadan ileride yazacağımız öyküler için de bir birikim ediniyoruzdur. Öyküden ne anladığımız, ne beklediğimiz sorusuna da farkında olmadan yanıtlar buluyoruzdur.

Mektuplarınızın hepsini severek, heyecan duyarak okuduğumu bir kez daha ifade etmek isterim. Hepinize ayrı ayrı teşekkür ederim.

Sevgi ve dostlukla,

-Behçet

 

Eylül 8, 2014

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.