Bir Yüzleşmenin Son 11’i
Kitap

Bir Yüzleşmenin Son 11’i

Ferhat Uludere Son 11’de küme düşmüş bir kasaba takımının son maça çıkmadan önceki on dakikası içinde; kasaba hayatının bekleyişlerini, özlemlerini, heveslerini anlatıyor ve hikâyelerdeki nüanslarla sınıf farkı ile siyasal İslamın yükselişini gösteriyor. Uludere, Doğan Kitap tarafından yayımlanan dördüncü romanında okuru, zamanda yolculuğa çıkararak, leblebi tozlarının arasına gizlenen samimiyetle karşılıyor.

Behice Özden

Ferhat Uludere1001 Fıçı Bira, Sonbaharda Sarhoş Bir Kasaba ve Don Quijote’nin Üçüncü Cildi’nden sonra Son 11 ile okurla buluşan Ferhat Uludere evinden, okura çok iyi tanıdığı Lüleburgaz hikâyelerinden sesleniyor. Bir zamanların başarılı yıldız takımı olan Kentspor’un küme düşmesi üzerine kurgulanan kitap, Uludere’nin alışık olduğumuz, inandırıcı kasaba tasvirlerine ev sahipliği yapıyor. 11 kişi kalmış ve küme düşmüş bir takımının maça çıkmadan önceki son 10 dakikasında geçen kitap, 30 yıllık bir kasaba tarihini ele alıyor. Heves ve hayal kırıklığı arasında en iyi beklemeyi öğrenen hayatlara adeta bir durak görevini ise yazarın 1001 Fıçı Bira isimli romanından bildiğimiz Şükrü Usta’nın meyhanesi 1001 Fıçı Bira yapıyor.

Ferhat Uludere Son 11’e Kentspor’un, iliklerimize kadar hissettiğimiz, soyunma odasının rutubetli duvarlarında yankılanan küfürlerle başlıyor. Roman, birbirlerinin yakınları olan, ortak bir geçmişe sahip, akşam meyhanede aynı masada denk gelecek olan insanların bir oyunun içinde taraftar ve oyuncu olarak birbirleriyle yabancılaşmaları ile açılıyor. Kendisi de koyu bir taraftar olan Uludere, “tribünde sadece taraftar olunur” cümlesinin altını çiziyor ve bu birlikte yaşayan insanların, bir oyun içinde nasıl ayrı noktalara düştüklerini en yalın haliyle gösteriyor. Takımın teknik direktörü, kasabanın eski yıldız futbolcusu ki kasabadan görece gitmeyi başaran tek karakterimiz Puşkaş Sami’nin kasabaya geri dönmesi ve takımın başına geçmesiyle birlikte gelişen olaylar kasabanın geçen 30 yılını da kapsayan gerçekleri önümüze seriyor. Tüm kasabalarda olduğu gibi, Uludere’nin kasabasında da hemen hemen herkes hikâyesini özetleyen bir lakapla anılıyor. Sami karakteri üzerinden döneminin en başarılı ve en yetenekli futbolcularından kabul edilen Macar futbolcu ve teknik direktörü Ferenc Puskas’a da saygı duruşunda bulunuyor. Ancak Sami’ye Puskas lakabını uygun görürken Uludere’nin sadece “anma” kaygısı güdüttüğünü söyleyemeyiz. Küçük kasabalarda büyük hayallerin olduğunu ve bu hayallerin hedef haline gelmesindense yaşamın bu itkiyle devam ettiğini tüm incelikleriyle anlatıyor. İnsanların kendilerinden başka kişiler üzerinden de büyük hayallere kapıldığını, en küçük bir yetenek belirtisi gördükleri Sami’ye de bu nedenle Puskas lakabını uygun gördüklerini söyleyebiliriz. Burada kendisinden gittikçe umudunu kesen insanların, gerçekleri gözardı ederek, bir başka insan üzerinden umuda kapıldığından bahsedebiliriz.

Sami ve Sezgin… Kentspor’un geçmişini ve geleceğini Sami üzerinden görürken, aynı yeteneğe sahip olan Sezgin’i bir “kurtuluş” olarak görüyoruz. Genellikle takımdaki santraforların giydiği 9 numaralı formayı da bu “gelecek” umuduyla Sezgin’e hediye ediyoruz. …ve Efsun ve Ayla… Ferhat Uludere’nin hemen hemen tüm romanlarında karşımıza çıkan, bir erkek tarafından idealize edilmiş “Dulcinea”ları/ kadınları yine büyük bir aşk hikâyesiyle karşımıza çıkıyor. Kasabanın bıçkını Vedat ile Garga Yüksel ise arafta kalmanın en canlı örneklerini sunuyorlar. Uludere, her karakteri kasabada tutan, gitmesine engel olan nedenleri öne sürerken, insanın kendinden gidemeyişini kasabaların her ferdini sınırlarına mıhlayışıyla tasvir ediyor. Kasabanın bu durağanlığına karşı ise 1001 Fıçı Bira’da Kola Mehmet’in “Aksın!” sözünü Son 11’de Feryat karakterinin ağzından dökülen “Akara bakıyoruz” sözüyle tekrarlıyor. Burada tam anlamıyla bir mıhlanmadan bahsediliyor ve bir şeylerin “akmasına” dair olan ihtiyaç alkolle karşılanıyor. İki roman arasındaki ilişki gerek hikâyelerle gerekse atmosferle bir bütünlük kazanıyor. 1001 Fıçı Bira’nın Feryat’ını Şükrü Usta’nın küçük oğlu olarak meyhanede servis yaparken görüyoruz. Ancak burada Feryat karakterinden çok yazarın kendi gençliğinden bir sahneye şahitlik ediyoruz. Ayrıca henüz kasabadan ayrılmamış olan Feryat ile Gonz kasabanın eski mezarlığındaki ruhlar gibi bir anda karşımıza çıkıyorlar ve santrafor Vedat’ın en önemli anlarından birine eşlik ediyorlar. Vedat da, daha sonra Feryat’ın yapacağı gibi Akmar Pasajı’nda biricik olası aşkını bekliyor. Bu nedenle iki roman arasında göndermelerden çok bir bütünlükten bahsedebiliriz. Bu da açıkçası yazardan, bir üçleme beklentisini doğuruyor.

Futbol Asla Sadece Futbol Değildir

Simon Kuper’in 1994 yılında İngiltere’de yayımlanan ve Türkçe’ye 1996 yılında çevrilen kitabı Futbol Asla Sadece Futbol değildir, futbolun politikayla, erkle olan ilişkisini anlatıyordu. Kısa sürede sloganlaşan bu önerme tribünlerde de yerini bulmuş, 1994 FIFA Dünya Kupası’nda afişleri süslemişti. Ancak Kolombiyalı futbolcu Andres Escobar’ın ABD karşısındaki maçta kendi kalesine gol attığı için öldürülmesiyle her yerden kaldırılmış, fakat belki de demek istediğini en çok bu olayla söyleyebilmişti.

Son 11, futbolcuların hayallerinden ve taraftarın coşkusundan öte, Kentspor’un yönetim kadrosunun kasabanın esnafından yani zenginlerinden oluşmasıyla sınıf farkını ve yükselen İslamın takım etrafında örgütlenmesiyle birlikte futbolla ilişkisini de gösteriyor. Bir dönem hızla yayılan karate salonlarının, bu salonlara üye gençlerin kasabalının hiç tanımadığı bir tavırla sokaklarda salınmalarının tarihini hatırlatıyor. Aslında hepimizin yakından bildiği ve genellikle şehrin dışında olan yurtlarda kalan bu “ne idüğü belirsiz” gençlerin kasabanın sosyal hayatına olan etkilerini ve elbette futbolda da “oyuncu” olarak kullanılmalarını gösteriyor fonda.  Meyhane masalarında hakemlerle yapılan pazarlıkların altını çiziyor ve bu pazarlıklar sonucunda elbette olan yine yan hakeme oluyor. Masaya, heveslerini bir futbol topu gibi oradan oraya savuran gençlerle, “Sigortalı bir iş bul yavrum” diyen anne babanın gelecekleri yatırılıyor.

Hayatın bir arada güzel olduğunu söyleyen yazar, tüm bu kirli pazarlıklara karşı olan itirazını ise futbola karşı getirdiği “Güçsüzün güçlüyü yenebildiği tek oyun” tanımıyla dile getiriyor.

Yan hakemin g*t* kocaman…

Son 11’de, tribünlere aşina olan Ferhat Uludere kitaptaki tezahürat dilini başarıyla kullanıyor.

Vedat topu alıyor
Tazı gibi koşuyor
Kaleciyi görünce
Sağlı sollu sokuyor… 

Leblebi tozuna bulanan bir samimiyetle yarattığı kasaba atmosferini kullandığı dil ile de güçlendiren Uludere; esnaftan salaş bar serserilerine, dindar ebeveynden henüz bıyığı yeni terlemiş ergenlere kadar her karakterin kendisini konuşmasına izin veriyor. Anlattığı hikâyelerdeki duygu ve kültür değişimine göre kullandığı dil de kıvraklık gösteriyor. Seçtiği kelimeler, kurduğu cümle yapısı her karaktere, her hikâyeye ayrı bir özgünlük katıyor.

11 kişi kalmış ve küme düşmüş olan bir takımın son maça çıkma cesareti üzerinden, kahramanların ve dahi kasabanın yıllarını, gerçekleşmemiş ve gerçekleşmeyecek olan ne kadar hayal varsa 10 dakika içinde hesabının verildiği bir yüzleşmeyi anlatan Son 11 ile Ferhat Uludere evine, Lüleburgaz’a geri dönüyor.

“’Şimdi bu kadroya iyi bakın’ diye söze girdi Sami”

Kaleci: Göksel
Sağ Bek: Takoz Remzi
Sol Bek: Ayı Rıza
Birinci Stoper: Levent
İkinci Stoper: Japon Bülent
Sağ Kanat: Mehmet Çavuş
Sol Kanat: Kuru Yusuf
Defansif Orta Saha: Hakkı Dağdeviren
Ofansif Orta Saha: Beş Vakit
Birinci Santrafor: Sezgin
İkinci Santrafor: Tazı Vedat

 

 

Fotoğraf: Hakan Bayhan

 

Mayıs 20, 2019