Duvarların Ardında
Öykü

Duvarların Ardında

Elif Olgu Taner

Ahmet Efendi her sabah gün doğarken kalkar, modern apartmanların arasında sıkışmış ahşap evinin camından sarkıp, adeta sağı ve solundaki binaları iterek genleşir, uyku mahmurluğunu atardı. Sonra hemen pijamasının cebinden çıkarıp hızla yaktığı sigarasından bir kaç nefes çeker, ucuna tükürüp söndürdüğü izmaritini hanımına inat bahçeye fırlatırdı.

Sonra giyinip, yine hanıma inat, özenle hazırlanmış kahvaltı masasına oturmadan bir bardak çayını, aç mideye indirir, bir “hoşça kal” bile demeden evden çıkardı. Arnavut kaldırımlı yolda, aheste aheste yürür, köşedeki emektar bakkal dükkanının kepenklerini kaldırırdı. Büyük bir gürültüyle açılan bu kepenkler, sadece köhne bakkaliyenin içindeki üç beş malzemeyi korumakla kalmaz, aynı zamanda, o dükkanın sahiplenilmeye, korumaya değer olduğunun teyidi olurdu.

İnsanın korumaya değer bir şeylere sahip olması, yalnızlık hastalığının bir virüs gibi yayıldığı günümüzde, tutunacak bir dal gibiydi. Kepenkleri açmak, sanki gözlerini yeni bir güne açmak, umuda uyanmak gibiydi Ahmet Efendi için.

Büyük marketlerin, alışveriş merkezlerinin gölgesinde yok olmaya yüz tutmuş, güven duygusu, yetmişlik altın kalpli ihtiyarın, küçük veresiye defterinde hiç silinmeden duruyordu.

Ahmet Bakkaliyesinin mutevazılığına tezat bir şekilde korunan bir başka sakini de vardı sokağın. Nasıl olduysa, yıllarca çocuklara futbol sahası görevi yapan büyük boş belediye arsası, geçen yıl aniden inşaat sahasına dönüşmüştü de kimse sesini çıkarmamıştı. “Bu tür şeyler olağandı, hem kimin lafıyla belediye fikrini değiştirip arsayı çocuklara tahsis ederdi ki? Boşa kürek çekmeye ne gerek vardı. Evinde sıcak çorbasını içerken, televizyonda da sevilen bir dizi başlamışken, şimdi boş işlerle uğraşmanın lüzumu yoktu” gibi lakırtılar, sokağın tüm sakinlerinin içinden geçenleri anlatmaya yetiyordu.

Üzerine yapılan büyük villanın geniş bahçesini çevreleyen yüksek taş duvarlar insana daha görünce “yaklaşmayın, biz güçlüyüz, gizemliyiz, farklıyız” mesajını veriyordu. Mahallenin eti ne, budu ne insanları da zaten duvarın içinde ne olduğunu tahmin bile edemeyecek kadar karnını doyurma savaşındaydı.

Ne olduğu bilinmese de, tek emin oldukları, o duvarların arkasında korunan her ne ise, onlardan değildi. Hayat amaçları, mücadeleleri, geçmişleri, gelecekleri başkaydı.

Her sabah, karanlık camlı iki araç, hep aynı saatte o evden çıkar, kapılar, sadece onların çıkmasına yetecek kadarlık bir sürede açılıp kapanırdı. Araçlar art arda uzaklaşırdı.

Karşı binadaki apartmanın ikinci katında camdan sarkan iplere çamaşır asan Dürdane Hanım, bir yandan da bankada çalışan kızını uğurlarken, arkasından ettiği duaları üfleyerek bir nebze güvende hissederdi. Allaha havale ederdi tüm kötüleri, kötülükleri. Onun ve kızının küçük sakin dünyasına bulaşmasınlar da ne yaparlarsa yapsınlar diye düşünürdü. Başa çıkamazdı kötülüklerle bir başına. Ölen eşi bu dünyadan erken gitmiş olsa da bir yandan da bu tarafın yükünden kurtulmuştu, neredeyse kızacaktı ona tüm sorumlulukları bırakıp çekip gitti diye ama nafile. Kimse toplumun, geleneklerin ördüğü görünmez duvarlarını aşamasın, giremesin istiyordu, kızının.

Dürdane’nin duaları işe yarar mıydı bilinmez ama kızı Asiye kalbini, korunaklı kozasından bir kelebek gibi çıkarıp uçurmuştu Kahraman’a doğru.

Her sabahki gibi, Ahmet Efendi’nin kapattığı kapının sesini duyunca “Taş gibi kalbi var bu adamın ne güzel söz, ne güler yüz, hiç bir şey işlemiyor, yine aynı suratsızlıkla çekti gitti” diye arkasından başladı söylenmeye kırk yıllık eşi Münevver hanım. Hak da vermiyor değildi. Bir yandan da masayı toplamaktaydı. Büfenin üstünde Kahraman’ın resmine takıldı gözü. İçi acıdı bir buruk oldu yine. Her yalnız kaldığında yaptığı gibi gün gün hatırlamaya çalıştı nasıl olup da böyle ayrı düştüklerini anlayabilmek için.

Otuz yıl öncesine gitti, aslında ikisi de sevgiyle kurdukları yuvalarında sessiz sedasız yaşamışlardı bunca yıl. Bu yuvanın tek eksiği çocuktu. Çocuk isteğiyle yanıp tutuşan Münevvere doktorlar artık imkansız dediğinde, çocuk esirgeme kurumundan bir evlat edinme fikriyle gelmişti Ahmet Efendi. Münevvere de bir çare oldu bu ve hemen işlemleri yaptılar. Kendi öz çocukları olsa ancak bu kadar sevebilirlerdi daha bebekken aralarına katılan bu yavruyu. Evlerinin neşesi, heyecanı hiç eksilmedi adını Kahraman koydukları evlatlarıyla geçen onca yıl boyunca. Ta ki Kahraman’ın evde bulduğu evraklarla, sorgulamalarıyla artık başa çıkamayıncaya kadar.

Öz evlatları olmadığını ama bunun hiçbir öneminin olmadığını uygun bir dille anlatmaya çalışmışlardı on sekizi yeni doldurduğu sıralarda. Önceleri kızan, bağıran, çok tepki veren ama sonunda bu iki şefkat dolu insanı suçlamaması gerektiğini de anlamış bir delikanlı vardı artık evde. Eskisi gibi olamasalar da daha bir bağlanmışlardı birbirlerine ya da öyle gözüküyorlardı.

Anne baba olarak, bütün çabaları ona iyi bir hayat kurabilmekti. Kahraman ise öyle sıkıntıya gelemeyenlerden ve biraz da hayalciydi. Üniversite filan okumadı. Liseyi bitirip boş boş gezdi yıllarca. “Oğlum ne yapmayı düşünüyorsun, bu yaşta evde olmaz, ders çalış da yine gir şu sınava” deseler de o her zaman yattığı kanepede gerinerek, “Yok anne zaman kaybına gerek yok, ben çok para kazanacağım ve zengin olacağım” derdi.

İş arama bahanesiyle her gün evden çıkar orda burada dolaşır, akşama eve çok yorulmuş gibi gelip yatardı televizyonun karşısında ama Münevver ona hizmet etmekten mutluydu, yeter ki eve gelsin onların yanından hiç ayrılmasın isterdi.

 

Bir akşam sevinçle geldi eve “Anne ben iş buldum, tam istediğim gibi” diye heyecanla bağırarak. Onun mutluluğuna eşlik ettiler. “Ne işi bu?” sorusuna yarım ağızla “Bir iş adamının şoförü olacağım” dedi Kahraman gözleri parlayarak.

“Ne diyorsun Ahmet Efendi bu iş uygun mu bizim oğlana?” diye sorduğunda, “Bir işe tutunsun da, şoför olsun hanım, yeter ki eli ekmek tutsun, alın teriyle çalışmanın değerini anlasın” diye destekledi oğlunu. Onu doktor, mühendis olarak görmeyi hayal eden Münevver çaresiz sesini çıkarmıyordu.

Her sabah takım elbisesini giyip, erkenden istekle işe gitmesi hoşlarına giderdi. Uzun boylu, esmer yakışıklıydı Kahraman. Mahallenin kızları işi gücü olmadığı halde gizli gizli aşıklardı ona, şimdi bir de böyle giyinip kuşanınca talipleri çoğalmıştı. Annesi her kızı uygun görmezdi, bildikleri, tanıdıkları, ailesi uygun olsun isterdi. Evinin kızı gibi olacaktı sonuçta.

Kahraman gecenin bir yarısı aniden gider, ertesi gün ya gelir ya gelmez, habersiz bırakırdı ailesini. Döndüğünde kızsalar da bir sarılışı vardı ki, bütün kızgınlıklar giderdi. Sonraları “Saatleri niye böyle bu işin?” diye sorsalar da hep laf kalabalığına getirirdi. İyi de para kazanıyordu ve Allah için ne var, ne yok getirip ellerine koyuyordu. Bakkal dükkanının borçlarını kapatmış, evin çatısını da tamir ettirmişlerdi.

Her şey iyi hoş gözükse de geceleri yastığa başını koyunca uyku tutmuyordu Münevveri. İçinde hep bir şüphe, bir sıkıntı oluyordu.

Bazı sabahlar merakla soruyordu, “Bir şoföre bu kadar parayı nasıl veriyorlar, bu nasıl iş oğlum? “diye. Yalvarırdı “Gel bırak, babanın bakkalı neyimize yetmiyor, hem o yaşlandı sen çalıştırırsın. Bu işin saati bile belli değil.”

Ama bizim oğlanın gözü yükseklerdeydi. Çok para kazanacak, süslü kızlarla gezip tozacak, hayatını yaşayacaktı.

Dürdane’nin kızı Asiye, güzel, zarif, sessiz sakin bir kızdı. Gelinim olacaksın derdi ona Münevver yeter ki sabret, şu oğlanı bir ikna edelim. Bir yandan da Kahraman’a Asiye’yi överdi, “Masum, temiz aile kızı hep bir arada oluruz çoluk çocuğa karışırsınız” diye akıl verirdi.

Sık sık ailecek gelip giderlerdi, oğlan ne zaman işten gelse, bir vesileyle Asiye’yi çağırırdı. Kız gelirdi ama Kahraman hiç ilgilenmezdi. İçten içe umutlanmakta bağlanmaktaydı Asiye. Kendi kendine gelin güvey olup çeyiz hazırlıklarına bile başlamıştı. Böyle böyle yıllar geçti. Asiye umut etmekten hiç vazgeçmedi.

Kahraman’ın eve gelmediği akşamlardan birinin ertesi günüydü yine ulaşamadılar ona. Neredeyse bir yıl oluyordu hiç ses seda yoktu, polise haber vermişlerdi ama sanki o hiç yokken ki gibi daha önce eve bebek olarak gelmeden önceki gibi yokluğunu yaşatıyordu Kahraman. Onsuz yaşam çok zordu ikisine de. Birbirlerine sığınmak yerine Ahmet Efendi kendine sığınak etmişti dükkanını, Münevver Hanımın yalnızlığını hiç umursamayarak. Gelen giden müşteriler de olmasa, neredeyse hiç konuşmadan geçirecekti bütün günü.

Dalgınlığını fark eden Münevver mutfağa geçti ve akşamın yine hiç yenmeyecek yemeklerini yapmaya başladı. Kahraman’ın sevdiği yemekleri, belki kokusunu alır, iştahla gelir eve, yine sofraya ellerini yıkamadan oturur ve Münevver’in tatlı sert çıkışmasıyla banyoya koşar aceleyle ve gülerek gelip sarılır diye aklından geçerken yine gözünden yaşlar boşaldı.

Ahmet Efendi yeni günün hazırlıklarına başlamıştı, bir pazartesi sabahıydı, dükkana gelen gazeteleri askıya yerleştiriyordu.

Birden gözüne ilişti o kara haber, normalde öyle ilk sayfaya koymazlardı bir şoförün trafik kazasına kurban gittiğini, eğer kara camlı aracın arka koltuğunda oturan, ünlü bir mafya babası olmasaydı.

Alt satırda, “İş adamı ve şoförü karanlık işlerinden birinde, polisten kaçarken, kazaya kurban gittiler, su testisi su yolunda kırıldı” yazıyordu.

Öylece kalakaldı Ahmet Efendi eline aldığı gazeteyi, sımsıkı tutarak ve bir anda sanki yapacak bir şeyler varmışçasına telaşla eve koştu. Münevver zaten yaşlı gözleriyle baktı uzatılan gazeteye. Büyüklüğü tarifsiz acıyla, duydukları uğultu gibi seslerle camlara koştular. İki cenaze arabası geldi sokağa, biri o taş duvarlı evin kapısına, diğeri Ahmet Efendinin.

İşte o anda attı kendini sokağa Ahmet Efendi o taş duvarlara vurdu yumruklarını,  paranın ördüğü bu yüksek duvarlar yıkılmıştı üzerine oğlunun gençliğinin, masumiyetinin, geleceğinin…

Aşağıda toplandı mahallenin tüm sakinleri, biri hariç. O balkondan parça parça dantelleri, havluları, masa örtülerini, umutlarını tek tek atıyordu aşağıya yıllardır beklediği adam gelmişti sonunda…

 

 

Ocak 12, 2019