“Duygusuz Ödemeler Çağında Edebiyat” Üzerine
2014 Eylül-Ekim, Kitap

“Duygusuz Ödemeler Çağında Edebiyat” Üzerine

“Şeyleşmiş bir toplumda yaşıyoruz, her şeyin alınır satılır olduğu, ancak bir karşılık aldığımızda vermemizin telkin edildiği, bunun temel düstur olduğu bir sistemde.”

Metin Çalışkan

Behçet Çelik ile Istanbul Art News’ta yayımlanan köşe yazısının ışığında “şeyleşme” meselesini konuştuk.

Istanbul Art News’ta yayımlanan “Duygusuz Ödemeler Çağında Edebiyat” köşe yazınızı okuduğumda ilk aklıma gelen Georges Perec’in Şeyler romanı oldu. Perec bu romanında, yazınızda ele aldığınız “şeyleşme” meselesini insanların sahip olmayı arzuladığı, konuşmaktan haz aldığı nesneler dünyası ışığında anlatır fakat günümüzde “şeyleşme” daha geniş bir sorun gibi duruyor?

Şeyleşme çok uzun zamandır gezegenin en önemli sorunu belki de; her şeyin alınır-satılır bir mala, metaya dönüştürülmesi, indirgenmesi. Marx’ın “meta fetişizmi” olarak adlandırdığı bu olguya, yanılmıyorsam, Lukacs “şeyleşme” adını veriyor. İnsani duyguların bile metaya indirgenmesinin, bunların da bir “değişim değeri” olmasının doğal ve normal kabul edilmesi kapitalizmin bir sonucu. Kâr etmek her şeyin önündedir kapitalizmi savunanlar için. Çürüme, yozlaşma, savaşlarda ya da iş kazalarında insan canının bu kadar kolay harcanması… Bunların hepsinin temelinde aynı mekanizma var: Sadece nesnelerin değil, canlıların da piyasada karşılığı, değişim değeri olması ve bunun normal kabul edilmesi.

Yazınızda giderek alınıp satılan, metalaştırılan doğadan da bahsediyorsunuz. Özellikle son iki yıldır, Gezi Dirnişi’yle beraber, toplumsal anlamda hassaslaştığımız bir konu bu. Peki, doğa, bahsettiğiniz “şeyleşme”nin neresinde yer alıyor. Giderek yayılan, hayatın her alanına sızan hatta insandan bağımsız olan da bile hissedilen bir metalaştırılma mevcut mudur?

Tam göbeğinde yer alıyor. Gezi Direnişi sırasında sıkça duyduğumuz bir söz var, konuyu çok güzel özetliyor: “Kapitalizm gölgesini satamadığı ağacı satar.” Doğayı insanın hizmetinde gören anlayışın onu kâr etmek için yok etmesi, satılığa çıkarması kaçınılmaz. Doğaya, gezegene daha bütünlüklü bakmamız, insanın doğadaki canlı türlerinden biri olduğu ve ancak doğayla uyumlu yaşamayı becerebildiği müddetçe var kalabileceğini kavramamız gerek. Aksi durumda başta küresel ısınmadan kaynaklanan felaketler olmak üzere çevreyle ilgili sorunlar pek çok canlı türünün yanında insanı da yok edecek. Günümüzde çevreci hareketler genişliyor, ama anti-kapitalist bir perspektifi olmayan, doğanın şeyleştirilmesine itiraz etmeyen çevreci hareketlerin çabaları günü kurtarmaktan bile uzak. Şeyleşmenin sonuçlarını her yerde görmek mümkün. Soma Katliamı’nda insan canının sudan ucuz olduğunu gördük; petrole ve petrol gelirine hâkim olmak isteyenlerin Ortadoğu’yu ne hale soktuğu ortada, milyonlarca insan evlerinden, yurtlarından oldu; çocuk gelinler sorunu da mesela, kız çocuklarının bir gelir kapısı olarak görülmesi, onlara bir değişim-değeri biçilmesi değil mi? Bütün bu sorunların kaynağı belli ve aynı. Her şeyin alınır-satılır olarak algılanması.

Lucian Goldman ve Rene Girard’ın söylemlerine de değinerek edebiyatın, roman sanatının, yazarların “şeyleşme”ye yaklaşımlarını yansıtıyorsunuz. Özellikle Goldman’ın Diyalektik Araştırmalar’da yer alan “Şeyleşme” makalesinde söyledikleri dikkatimi çekti. Sizce insani olanın araştırılmasının bırakılması ya da edebiyatın salt şeyleşen dünyayı göstermekle yetinmesi bir tercih midir yoksa günün getirdiği bir zorunluluk mudur?

Şeyleşen dünyayı göstermek bir zorunluluk değil, ama bütünüyle olumsuzlanacak bir tutum da değil bence. Edebiyatın çözümü göstermesi şart değil, sorunlara görünürlük kazandırması da bir o kadar önemli. Şeyleşmenin doğal kabul edilmesine karşı şeyleşmenin gezegeni nasıl bir yere çevirdiğini anlatmak neden önemsiz olsun. Mesele şeyleşme kadar şeyleşmenin doğal ve normal kabul edilmesiyse; bu algıyı, bu zihniyeti altüst eden, insani olanın önemini yitirdiği yerde nesnelere dönüştüğümüzü, özne olmaktan çıktığımızı, bir şeyleşme cehenneminde yaşadığımızı bize sarsıcı biçimde anlatan eserlerin de insani olanın araştırılması olarak değerlendirilebileceğini düşünüyorum.

“İnsanlar arasında “duygusuz nakit ödeme dışında bağ kalmaması” dünyanın anlamsızlaşmasının temel nedenlerinin başında geliyor.” Bu bağı edebiyatın metalaştırılması, kitapların sadece alınır satılır “şeyler” olmaya doğru hızla ilerlemesi açısından nasıl değerlendirebiliriz?

Bu bağlamda edebiyatın başına gelenler dünyanın anlamsızlaşmasını düşününce o kadar da önemli mi, emin değilim. Edebiyat okurları nüfusun içinde minicik bir oranda en nihayetinde. Öte yandan, sayıları hayli az da olsa, edebiyatseverler için anlam arayışının temel aracı gene de edebiyat. Edebi eserler “kitap” haline geldiklerinde piyasada alınır-satılır bir metaya dönüşüyor. Dolayısıyla meta dünyasının bütün taktikleri, pazarlama stratejileri kitaplar söz konusu olduğunda da gündeme geliyor. Piyasanın dayatmalarından bağımsız kalabilen edebi mekanizmalar, sözgelimi bağımsız edebiyat dergileri önemini yitiriyor giderek. Küçük yayınevleri dağıtım sorunlarıyla baş edemedikleri için kapanmak zorunda kalıyor. Öteden beri tartışılan bağımsız kitap dağıtım ağı hayata geçirilemediği için bu eğilimler süreceğe benziyor. Gene de yayın dünyasına bütünüyle piyasanın taleplerinin hâkim olduğu söylenemez. Kitapçılara girdiğimizde anlamsızlaşmış dünyada anlam arayışımıza bir şeyler katacak kitaplar bulabiliyoruz.

“Mecburiyetler nedeniyle daha da anlamsızlaşmış bir dünyada yaşamanın neye benzediği ya da anlamsızlık duygusunun içimizi nasıl bürüdüğü gibi sorularına cevap aramak, insanî olanı araştırmaktır – günümüzde edebiyat bunlarla pek ilgilenmese de.” Yazıda geçen bu söylemlerden hareketle, edebiyatın giderek insandan, insanî olandan uzaklaştığını söyleyebilir miyiz?

Edebiyatın insani olandan uzaklaştığını düşünmüyorum, ama toplumsal hayata hâkim olan sömürü mekanizmalarının, çalışmak zorunda olmanın bizi nasıl köleleştirdiğinin, emeğimize yabancılaştığımızın, bunun da başlıca mutsuzluk nedenimiz olduğunun, öznelliğimizin bu nedenlerle de zedelendiğinin edebiyatta pek ele alınmadığı kanısındayım. Mutsuzluğumuzun çeşitli nedenlerine ya da nasıl yaşandığına odaklanmış eserler insani olandan uzaklaşmıştır denemez; ama emek süreçlerinin de temel bir mutsuzluk nedeni olduğunu gözden kaçırmayalım.

Duygusuz Ödemeler Çağında Edebiyat’ta edebiyatçıların anlam yitiminin de altını çiziyorsunuz. Anlam yitiminde, anlamı dil üzerinden yeniden kurmak; olguları, durumları, kelimelere döküp anlamlandırma uğraşının sorunlarını ya da oyuncul yanlarının deşmenin daha önemli görüldüğünü de belirtiyorsunuz. Çeşitli biçimsel denemelere başvurmayı seven günümüz edebiyatında anlam geri plana atıldı sanki. Neyi anlattığımızın bir önemi kalmadı mı?

Dildeki arayışların anlamı geri plana attığını iddia etmiyorum, aksine bu arayışın da bir anlam arayışı olduğunu savunuyorum. Dünyayı ve kendimizi dil dolayımıyla anlamlandırıyoruz, bu nedenle dil üzerine düşünmek çok önemli. Anlamın yittiği uğraklardan biri de dil. Dil ve kurgu üzerine düşünmek, bunları bozmak, yeniden kurmak, oyunlar oynamak anlamın geri plana atılması olarak değerlendirilemez, hatta çok zaman verili anlamları altüst etme çabasıdır bu yöndeki arayışlar. Edebiyatta neyi anlattığımızdan daha önemli olan nasıl anlattığımızdır. Derdimizi başka biçimlerde değil de edebi formlar aracılığıyla dile dökmeyi yeğliyorsak, öncelikle nasıl sorusunun peşindeyiz demektir. Bu da kaçınılmaz olarak dil ve biçim konusunu odağımıza almamızı gerektirir.

Edebiyatın metalaştırılmasıyla artık yadırgamadığımız “raf ömrü” sorununa gelelim. Yıl boyunca pek çok kitap basılıyor. Çoğu ikinci baskıyı yapamıyor. Kısa bir sürede kitapçılarda bile bulunmaz hâle geliyor. Gözden kaçıyor. Çok satan kitaplar ise onlarca baskı yapılması yanında uzun süre raflarda kalıyor. İyi edebiyatı kaçırıyoruz galiba. Bunu basitçe arz talep şeklinde yorumlamak da bana doğru gelmiyor. Siz ne düşünüyorsunuz? İstediğimiz edebiyata ulaşmak da artık epey çaba gerektiriyor galiba?

Büsbütün karamsar olmamız gerekmiyor. Evet, çok satarlığın yayın dünyasında bir hegemonyası var, bu inkâr edilemez, ticari bir kuruluşun daha rahat ve daha çok kar edeceğini düşündüğü eserleri kitaplaştırması ticaretin bir gereği, rahat okunan, insanı zorlamayan kitapların alıcısı daha çok sonuçta; ama iyi edebiyat yayın dünyasından bütünüyle kovulmuş değil. Edebiyatı önemseyen pek çok yayınevinin satış olasılığı düşük olsa da, nitelikli edebiyat eserlerini el üstünde tutmayı sürdürdükleri gerçeğini de görmek lazım. Üstelik günümüzün teknolojileri yeni imkânlar da sunuyor. E-kitap yayınlamak çok kolay, sadece e-kitap yayınlayan yayınevlerinin sayısı gün geçtikçe artıyor. Sanmıyorum ama iyi edebiyat bir gün yayın dünyasından tamamen kovulsa bile, gidecek yeri yok diyemeyiz.

Okur, yazınızda belirttiğiniz çok satarlığın saygınlık belirtmesi yani sizin deyiminizle “edebiyatın şeyleşmesi” sorununun neresinde duruyor?

Tek bir okur tipinden söz edemeyiz. Bütün bu sorunların farkında olan, hayli donanımlı okurlar da var; sadece kendisine sunulanlarla yetinenler de. Raflarda bulamadığı kitabı kitapçıda ısrarla isteyen okurlar örneğin sorunun değil çözümün bir yerinde duruyorlar.

Peki eleştirmenler? Eleştiri, edebiyatımızda hâlâ cezbedici bir konumda değil. Yazınızda da belirttiğiniz üzere eleştiri yayıncıların tercih ettiği bir tür değil. Neden eleştiriye veya eleştirmenliğe mesafeli yaklaşıyoruz?

Eleştiri metinleri okumanın uzmanlık gerektirdiği algısı çok yaygın. Nedenlerden biri bence bu. Oysa iyi eleştiri metinleri bizi edebiyata daha yaklaştırır, beğendiğimiz bir metin üzerinde düşünmemize yol açar, kaldı ki eleştiri akademik bir dal değil, esasında edebi bir türdür ve edebiyat üzerinde kafa yormak da edebiyata dahildir. Genel bir sorunun da etkisi var galiba. Eleştirilerin tarafsız olmadığı ve kayırmacılığın edebiyata da bulaştığı konularında da bir inanç var. Bu da eleştiri metinlerine uzak durmamıza neden oluyor sanırım.

Son olarak, bu “şeyleşme”den, edebiyatın “şeyleşmesi”nden bir kurtuluş, bir çıkış var mı? Okur, yazar ilişkisindeki samimiyet çıkışa katkı sağlayabilir mi?

Okur-yazar ilişkisindeki samimiyetten neyi kast ettiğinizi tam olarak anlayamadım. Karşı karşıya gelmeleriyse kastınız, okurunun önüne hiç çıkmayan yazarları düşünürsek bunun çok önemli olmadığını görürüz. Hatta bu tutum “yazarın şeyleşmesi” diyebileceğimiz, yazarın PR’ının metnin önüne geçtiği bir eğiliminin karşısında durmak anlamına da geliyor. Edebiyatta önemli olan metindir. Yazar o metni yazmış kişi olmak dışında bir değer taşımaz. Yazarın nasıl biri olduğundan çok metninin nasıl bir metin olduğu üzerinde durmak gerekir. Edebiyatın şeyleşmesine karşı çıkışın yolu, sanırım öncelikle bunu çoğaltan, yeniden üreten mekanizmaların farkında olmaktan geçiyor. Piyasa ilişkilerinden bağımsız mecraların ayakta durabilmeleri için okurun bunlara sahip çıkması gerekiyor. İşte, burada samimiyet önem kazanabilir. Okur, samimi bulduğu girişimlere kayıtsız kalmaz, bu girişimin kendisinin lehine olduğunu bilir.

Eylül 8, 2014

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.