2014 Eylül-Ekim, Hasan Ali Toptaş, Mektubum Var

Hausa Distosiye

Gerçeğe değil hayale bu sözcükler, bilirim ki hayallerin kabul edilebilirliklerine seslenmek her daim özgürlüktür. Zira kelimelerimin akrabalığını bilsem de, su terazisi ve çekülle el yatkınlığım oldukça acemi.  Zira rakamların gerçekliğinden, sözcüklerin senfonisine sığınmış bir yazara yazmak haddim mi deyip, bir türkü tutturasım var ki sormayın gitsin.

Sayfaların arasında sıkışıp kalmış ruhumla sormak isterdim  “yazar neden yazar” sadece kendine yazdıkları yetmez mi?  Hayali kütüphanesinde kendi kendine yaşamak yaşamı reddetmek mi? Bildiklerini paylaşmak mıdır derdi?  Yoksa bu yalnızlıktan sıkılıp yazdığına cevap almak mı? Yazıp postalamadıkça var edemez mi?  Zira bu aralar gerçekle hayal arasında bir sorunum var. Gözlerim ve beynim oradan da ruhuma akan sözcüklerin esiri gibi bambaşka bir şeye dönüşmekteyim.  Sözcüklerin uçtuğu söylenir ya varsın uçsun, başka sayfaların arasında yakalarım ben onları diyen zihnim inatlaşmakta, inatlaştıkça yok olmaktayım.  Yokluğun o bembeyaz sayfasında doğmak için mi bilemedim.  Kendi olmaktan sıkıldığı için mi kaçar insan o sayfaların arasına? Varoluşun o acımasız gerçekliğini yadsımak için mi?

Tuhaflıklar sorguladıkça ve düşüncenin içinde yol aldıkça başlıyor zaten.  Gerçeklik yok oluyor, hayat bir romanın sayfasına dönüşüyor. Sayfalarsa paralel evrene açılan bir başka düzleme ki orası zamanın ve mekânın olmadığı bir boşluk.  Zihnimle yazdıklarımla yaşadığım bir dünya dahi var ki paylaşmak pek bir zor. Yazıp da postalamadığım mektuplar gerçeği ta çocukluğuma uzanır. Şimdi durup düşündüğümde o eski postane binasının eski ve oldukça dik ahşap merdivenleri miydi beni yoran, yoksa yalamaktan hoşlanmadığım pullar mı bilemedim. Zira pulları pul defterinde biriktirdiğimi, yazılmış mektupları da okuduğum kitapların arasında sakladığımı, mektubu postaladın mı diye soran annemi de evet cevabıyla oyaladığımı hatırladım. Yazının yazana batan yanı da bu olsa gerek.  Yazdıklarını okuduğunda kurduğun cümlelerden yansıyan aksini görmenin rahatsızlığı.  Ya da mektubu okuyanların sözcüklerine yükleyecekleri anlamı düşünmekten döktüğün kurdeşenler.  O dünyanın varlığını bilmeyenlerin dünyasında sözcüklerimin anlamsızlığa dönüşmesi ürkütüyor.  O ruh haliyle saklanacağım en iyi yere sayfaların arasına girip, yeni sayfaların hışırtısında huzur bulacakken, hayali kütüphanemin sesleri bir türlü rahat bırakmıyor beni. Eski postanenin merdivenleri sayfaları sararıp kırışmaya başlamış defterlere, pullarsa yayınevleri kâbuslarına dönüşüveriyor.  Kâbuslarımın hülyalara dönüşmesi için uğraşıyorum.

Huzur bulduğum sayfaların büyülü ormanından biride Gölgesizler, Yüzyıllık Yalnızlığın gölgesi diye girdiğim sayfaların yolu çocukluğumda dedemden dinlediğim masala çıkınca kalakaldım. Gerçek miydi? Yoksa büyümü bilemedim.  Ilgaz’ın dağlarında ayının kaçırdığı kızın türküsüyle …

Ah tülücüm, tülücüm yağın balın çoktu, derdin belan hiç yoktu.
Nurten Yurt

Eylül 8, 2014

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.