Öykü

Köy

Çağatay YAŞMUT 

Hayat çok acımasız. Belki de bana öyle davranıyor. Bilmiyorum. Umurumda da değil zaten. Artık hiçbir şey umurumda değil. Şu trenin küçücük kompartımanında otururken, pencereden akan kenti geride bırakıyorum. Bir yerlere savruluyorum. Bu büyücü kenti artık  terk ediyorum. Üzülmüyorum. Ağlamıyorum. Geriye kim kaldı ki sevdiklerimden? İnsanların arasında yalnızlaştım.

İstasyonlar teker teker geride kalıyor. Anılarım geride kalıyor. Ben geride kalıyorum. İçimdeki yeni bir ‘ben’ taşıyorum bilinmezliğe.

Nereye gidiyor bu tren? Hiçbir istasyonda durmuyor. Beni uzaklaştırmak için dağ tepe aşıyor. Sanki umutsuzluğuma son vermek için bütün gücüyle çabalıyor.

Pencereden dışarıya bakıyorum. Gökyüzü solgun. Hava kararıyor. Saat kaç acaba? Etrafı tanımıyorum. Şehirden çıkmış olmalıyız. Koyu bir ormana giriyoruz. Uykum geliyor. Yatağı bile açmıyorum. Koltuğa kıvrılıyorum. Trenin ritimli sallantısı eşliğinde uyuyup gidiyorum.

Birden gökyüzü aydınlanıveriyor. Yeşilin bütün tonları kendini gösteriyor önümde akan halı gibi bitki örtüsünde. Güneşin içinde ışık saçtığı bir ırmağın üzerinden geçiyoruz. Uzakta yemyeşil dağlar göğüs geriyorlar. Heybetliler.

Yavaşlıyoruz. Küçük bir taşra istasyonunda duruyoruz. İki katlı, taştan bir bina. Alt kat bekleme salonu. Üst kat ise istasyon şefinin evi olmalı. Pencerede kirli perdeler. Elinde eski tahta bavullarla iki yaşlı amca biniyor trene.

Burada inmeliyim. Yeni hayatıma buradan başlamalıyım. Apar topar iniyorum trenden. İstasyon şefi düdüğünü öttürüyor. Lokomotif de uzun bir düdük çalıyor veda edercesine. Demir tekerlekler dönmeye başlıyor. Vagonlar peşi sıra önümden geçip gözden kayboluyorlar.

Burası kendime yeni hayat kuracağım yer.

Şefe yaklaşıp köye nasıl gideceğimi soruyorum. Yürüme mesafesiyle beş dakika sürüyormuş köy. Ağaçlıklı yoldan, kuş sesleri altında yola koyuluyorum. Toprak yol ayakkabılarımı mahvediyor. Olsun. Burada bu tarz ayakkabılara ihtiyaç olmayacak.

Bu köy sanki cennetten bir köşe. Çok insan yok ortalarda. Araba da yok. Sessiz. Büyülü bir atmosfer. Temiz hava.

Bir pansiyon buluyorum kendime. Yaşlı bir nine işletiyor. Yerleşiyorum. Kendime uygun bir ev buluncaya kadar geçici olarak burada kalacağım. Kirası çok ucuz. Temiz. Sabahları köy kahvaltısı.

Köyü dolaşıyorum. Hem kendime uygun bir ev bakıyorum hem de köylülerle tanışıyorum. Herkes misafirperver. Bana çok iyi davranıyorlar.

Günler geçiyor. Burada günler bazen çok uzun ve sıkıcı bazen de çok kısa. Beni sinirlendirecek, üzecek hiçbir şey yok. Aslında hiçbir şey yok.

Bazen bir gariplik seziyorum. Konuştuğum, selamlaştığım bazı insanları bir daha görmüyorum. Sanki duman olup uçuyorlar.

Günler geçtikçe ben de bir değişiklik olduğunu hissediyorum. İçime bir sıkıntı peydahlanıyor. Nedenin çözemiyorum. Amaçsızca oturmak beni yoruyor. Ama burada yapacak bir iş de yok.

Düşüncelerim içinde boğuluyorum. Eski hayatımı sık sık aklıma geliyor. Büyücü kenti özlüyorum. Burada sıkıldım.

Bir gece rüyamda boğazda yüzüyordum. Mehtap bana eşlik ediyordu.

Bir başka gece sevgilimle lüks bir yerde yemek yiyoruz. Yeni bir tabloyu kutluyoruz.

Kendime ve dostlarıma haksızlık ettiğimi düşünüyorum. Onları yüz üstü bıraktım. Buralara geldiğimi kimse bilmiyor.

Ben ne yaptım! Merak ediyorlardır beni şimdi!

Odamdan çıkıp telefona koşuyorum. Tanıdık, dost bir ses duyacak olmanın ferahlığı kaplıyor benliğimi. Ama telefon yerinde yok.

Nineye soruyorum telefonu. Yok, diyor. Hiç telefonu olmamış.

Söylediklerine inanmıyorum. Daha dün buradaydı. Bana bakarken gözlerinde bir acıma beliriyor. Ben de başka bir yerden telefon açarım, diyorum söylenerek.

Dükkan dükkan dolaşıyorum. Kimsede telefon yok.

Ana caddede bir telefon kulübesi olduğu aklıma geliyor. Koşuyorum oraya. Kalbim pır pır ediyor. Olamaz! Telefon kulübesinin yerinde yeller esiyor.

Vazgeçtim aramaktan. Geri dönüyorum. Burada daha fazla kalamayacağım. Arkadaşlarım meraktan ölmüşlerdir. Beni arıyorlar mutlaka. İlk trenle dönmeye karar veriyorum.

Pansiyondan eşyalarımı bavula yerleştirmeye çalışıyorum. Bavul bir türlü kapanmıyor. Boş veriyorum. Çantamı alıp çıkıyorum.

Nine bana yine acıyan gözlerle bakıyor. Vedalaşıyorum onunla.

Koşar adımlarla istasyonun yolunu tutuyorum. Mutlaka bir tren geçer, diyorum.

İstasyon binasını uzaktan görüyorum. Ağaçlıklı yoldan geçiyorum. Bir an önce oraya ulaşmak istiyorum. Bir tren geçerse kaçırmak istemiyorum.

İstasyona vardığımda şaşkınlıktan dona kalıyorum. Elim ayağım buz kesiyor. Tren rayları yok. Rayların yerinde kumlar var.

İstasyon şefine koşuyorum. Üst kata çıkıp kapıyı yumrukluyorum. Şef kapıyı açıyor. Ama üzerinde şef kıyafeti yok. Bir tulum var. Kum içinde.

Tren nerede, diyorum.

Senin için artık tren yok kızım, diyor.

Olamaz, nasıl geri döneceğim, diyorum.

Senin için geri dönüş yok kızım, diyor. Sen artık buradasın. Bizden birisin.

Koşa koşa kaçıyorum oradan. Birden tüm yeşillikler alev alıyor. Yangın her tarafı sarıyor kısa sürede. Ne köy kalıyor ne orman.

Kaçacak yerim yok.

 

Doktor, kadının kalbine elektrik şoku vermeyi kesiyor. Tüm müdahaleye rağmen kadını kurtaramadılar. Yarım yamalak atan kalbi artık atmıyordu. Dışarıya çıkıp heyecanla bekleyen kocasına durumu soğukkanlılıkla söylüyor.

Adam kadının başına kapanıp ağlamaya başlıyor.

Niye yaptın bunu?

Niye kıydın canına?

Ağustos 1, 2016

ONE COMMENT ON THIS POST To “Köy”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.