featured

Türkiye’de korkunun imparatorluğu var!

Yayıncılık hayatı boyunca birçok kez yargılanan Chiviyazıları Yayınevi Genel Yayın Yönetmeni Özcan Sapan’la “sansür”ün ne olduğunu, sansür mekanizmasının nasıl işlediğini ve yayıncıların sansürdeki sorumlulukları üzerine konuştuk.

Behice ÖZDEN

ozcan1
Özcan SAPAN

Yirmi yedi yıllık yayıncılık hayatı boyunca toplam on dört kez yargılanan Özcan Sapan’a göre sansür bir sistem sorunu. Bu döngüde en büyük sorumluluğu ise yayıncılar üstleniyor. Günümüzde çoğu yayıncının tüccar mantığıyla hareket ettiğini dile getiren Sapan, artık bir yayıncıyı herhangi bir ticari işletme sahibinden ayırt etmenin imkansızlığının altını çiziyor.

Birçok gazete, dergi ile online mecradaki kültür ve politika yazılarından tanıdığımız Özcan Sapan, 1996 yılından beri Chiviyazıları Yayınevi’nin genel yayın yönetmenliğini yürütüyor. Aynı zamanda, sahibi olduğu Kadıköy’de bulunan Akademi Kitabevi’nde sıkça karşılaşabileceğiniz Özcan Sapan, etnoloji ile ilgili de başvuracağınız bir kaynak görevi görüyor.

1980–1990 yılları arasında Türkiye’de gözaltında ölümleri ele aldığı Beyaz Ölümün Güncesi, çocuklar ve şiddet, tutuklular ve şiddet, kadın ve şiddet, din ve şiddet ekseninde “şiddet”e dikkat çektiği Ve Geçip Gitmediler ile günlük hayatımızda sıkça kullandığımız terimleri irdelediği Olağanüstü Şeylerin Tarihi isimli üç kitabı bulunan Özcan Sapan’la “yayıncının sorumluluğundaki sansür”ü konuşmak üzere buluştuk, kendisinin deyimiyle bir korku imparatorluğunun içine düştük…

Yayıncılık boyutunda sansür nasıl uygulanıyor, o prosedür nasıl işliyor? Neler oluyor?

Yayıncı arkadaşların aynı zamanda bu toplumun birer ferdi olduklarını düşünmemiz gerekiyor. Herkes gibiler çünkü özel bir statü değil yayıncılık. Sevdiğiniz için, merak sardığınız için biraz da edebiyatla ilişkiniz olduğu için, parayı da gözden çıkardığınız zaman yayıncı olabilirsiniz. Bunun için özel bir sertifika gerekmiyor. Bu coğrafyada var olan korkuları yayıncı da yaşıyor. Çok cesaretli olan yayıncılar da vardır, bir sürü korkak mimar, mühendis, doktor olduğu gibi kendine güvenmeyen, ne yaptığını bilmeyen yayıncılar da vardır. Bu coğrafyanın bütün tarihine bakılınca bir korku cumhuriyeti gibi… Korkuyla yaşamın sürdüğü bir coğrafyada yapılan tüm hareketlerin, söylenen bütün sözlerin bir bedeli olduğu, bir gün bu bedelin ödeneceği önceden hesaplanarak konuşmalar yapılıyor. Bugün en doğal hakları için bile parmak kaldırıp konuşmayı beceremeyen, hakkını isteyemeyen, arayamayan bir topluluk içinde yaşıyoruz. Hak arayanın, öne çıkanın, parmak kaldıranın isyankar olduğu, bölücü olduğu nitelendirilmesinin karşısında yayıncı bunlardan ayrı tutulamaz. Ben gidersem bu evi kim geçindirecek, acaba ne olacak diyen insandan farklı değildir yayıncı. Dolayısıyla sansür denen şeyi ilk önce kendileri uyguluyorlar.

Şöyle ki; bir kere kendi yayın ilkelerini öne sürerek; bu, bana uymaz diyerek kitabı reddediyor. Belirleyici olan bu. İkincisi biz daha önce buna benzer hiçbir şey yayınlamadık, yani bizde böyle bir tarz yok diye bunu yayınlayamam diyor. Ve yayıncı okurken, ki eğer okuyorsa (okumadan kitap yayınlayan yayıncıların sayısı ciddi bir oranda ve birilerinin raporuna inanarak kitap yayınlayanlar var) yasak olan cümleler bir şekilde onun karşısına çıkıyor. Nedir bu yasaklar? Mesela Müslüman mahallesinde salyangoz satmayacaksın. Cinselliğin bu denli kontrol altında tutulduğu bir coğrafyada cinsellik konulu bir şey yapmayacaksın. Ensest, sübyancılık asla bunlar konu olmayacak. Aynı zamanda sistemi zora düşüren politik, ekonomik, siyasal söylemleriyle, var olan şekliyle dile getirilen konuları sizin bertaraf etmeniz gerekiyor çünkü bunlar özel yasalarda bir suçtur ve yargılanabilirsiniz. Din, cinsellik, siyaset… Başka da bir sansür yok. Bunlardan başka hiçbir sansürden varsa bile bahsedemiyoruz. Üçü de çok korkunç şeyler aslına baktığımızda. Dinle ilgili bir şey söylerseniz kapınıza, bir kişinin kışkırtmasıyla binlerce kişi yığılıp sizi taşlayabilir, linç edebilirsiniz. Cinsellikle ilgili bir şey söyleyecekseniz hemen ardından mahkeme kapılarında sürünebilirsiniz, kitabınız imha edilebilir. Hayatta kazanamayacağınız parayı devlet, hükümet, o yargının başında, yürütmenin başında her kim varsa sizden talep edebilir. Politikada direkt bölücü olabiliyor, örgütten de yargılanabiliyorsunuz. İsterlerse sizi çok rahatlıkla örgütün içine sokar, örgütün ideolojik formasyonu budur ve bunlar da bunu yayınladıkları için örgüttendir diyerek sizi, örgütten yargılayabilirler ve bunun cezası 15 yıldan başlayabilir. Şimdi, hal böyle olduğu zaman yayıncı öncelikle sansürü kendi kendine yapıyor.

kitap1
Özcan Sapan’ın, 1980–1990 yılları arasında Türkiye’de gözaltında ölümleri ele aldığı ilk kitabı

İkinci dalga ise şöyle; yargılanan kitabın benzeri kitaplar çok fazladır ama onlara hiç dokunulmaz. Bakın ben bunu yargıladım bil ki sen de yargılanabilirsin mesajı verilir. Sıra sana da gelebilir der. Örnek olarak Şiirin Sanatı adlı kitaptan bir örnek var “Egemenler bizim ölülerimizi herhangi bir yere gömebilirler saklayabilirler, fakat onları şehrin kenarlarına bırakarak arkadaşlarına mesaj yolluyorlar.” Türkiye’de yaşanan en büyük korku bu, zaten Türkiye’de korkunun imparatorluğu var. Kimse göğsüne vura vura cesaretle çıkıp da ne bunu ben yaptım diyebiliyor ne de inandığı bir şeyi sonuna kadar götürebiliyor. Ayrıca, Türkiye’de yasalarımızın ucu çok açık. Örneğin bir yasa şöyle der; “Daha önce yayımlanmış bir şeyi siz tekrar yayımlarsanız suç olan fiili övmekten yargılanırsınız.” Daha önce yayımlanmış ancak yargılanmamış her şey serbesttir anlamına gelmiyor. Siz yayımlarsanız sizi yargılarım diyor. Bir de sizi niyetten yargılıyor. “Bunu demek istedin” diyor. Yayıncı öncelikle mesajını alıyor, 2000 TL kazanacağı bir kitap için 5000 TL, 50.000 TL vermeyi göze alamadığı için, bununla dövüşmekten vazgeçiyor ve suya sabuna dokunmayan kitaplar yayımlanıyor.

Bu arada sürekli yayıncıdan konuşurken, yazarın da yazarken kendine uyguladığı bir sansür var, çevirmenin de çeviri yaparken uyguladığı bir sansürün var olduğunu da unutmayalım. Bütün bunların gözden kaçtığını varsayalım ya da hepsinin aynı anda cesaretli olduğunu düşünelim, inanmış olduklarını varsayalım ve kitap yayımlandı diyelim. Kitapta bu sefer de başka birinin gözünden kaçmayan bir şey oluyor ve yargılanıyor bu kitap. Devletin de bunlara karşı bir yaptırım uygulayan yasası var tabii. Türkiye’de tabu olan bazı davranışlar var. Sübyancılık, oğlancılık, ensest, cinsellik gibi konular tabudur. Fakat ne kadar garip bir ülkede yaşıyoruz ki bu oranlar bu coğrafyada çok yüksek. Ancak, yasalara bakarsan hiç böyle bir yargılama yok çünkü böyle bir şikayet yok. Kazara işlenmiş, artık inkar edilemez bir konu mahkemeye intikal ettiğinde ise ne oluyor, hepimiz biliyoruz. Ya serbest bırakılıyor ya da birkaç hafta sonra usulen yargılama başlıyor. Yani şunu demek istiyorum: Yayımlamak ve yazmak suç, yapmak serbest….

Neyden yargılıyor?

kitap2
Sapan’ın ikinci kitabı şiddet’e dikkat çekiyor

Bir çok maddeden yargılayabiliyor. Mesela bir suç olan fiili övmekten. Bunlarla yargılanan arkadaşlarım var. Gelenek göreneklerimize aykırı, örf ve adetleri zedeleyen unsurlardan yargılayabiliyor. Böyle garip maddeleri var. Yeni çıkan eklenen maddeler var. Ne olduğu belli olmayan, kimin mağdur olduğu belli olmayan, niye bu zedeleniyor o da belli olmayan kimi söylemler var… Yani tecavüzcü zedelemiyor, tacizci zedelemiyor ama yazılan yazı ile rencide olan kimi örümcek beyinler halen aramızda üstelik yasalarımızda.

Kadıköy’de yaşıyoruz. Kadıköy’de şu anda en az 5-6 yerde porno film satılır. Ve bunların tanesi beş lira ya da on liradır. O satılmaya devam eder. Sanki hiç kimsede bilgisayar yok gibi. Sanki onu alıp bilgisayara koyup izleyemiyor gibi o devam eder. Ve tüm internet siteleri bir tuşla bu hizmeti küçücük paralara sağlar. Ve sosyalleşme adına kurulan internet sitelerinde fuhuş yapılır. Satan, alan kıyamet kopar. İstanbul’un merkezi sokaklarında pazarlıklar aleni yapılır, kimi eğlence merkezlerinde aleni bir durum olarak algılanır. Fakat kitap basan yayıncı, resimsiz kitap olduğu halde aynı suçu övmekten ve insanları teşvik etmekten yargılanır.

Şimdi, sorarım size 200 sayfalık bir kitabı 12 punto resimsiz okumak mı daha zor ve daha tahrik edici yoksa bir şeyi izlemek mi? Dokunmak mı? Bu soruyu savcıya sordum. Beni odadan kovdu… Esası şu belki de okumak denen şey zararlı da biz mi beyhude uğraşıyoruz yoksa.

Hangi kitapla yargılanıyordunuz?

Marquis de Sade, Juliette. Sonra beraat ettim. Savcı, “Bana böyle soru soramazsın” dedi. Ne demek soru soramazsınız. Yani bir yerde porno film satılacak siz göz yumacaksınız. Ama ben kitap basacağım ve bu kitap Avrupa’nın birçok ülkesinde, girmeye çalıştığınız Avrupa Birliği’nde, bir çok ülkede felsefe ders kitabı olarak okutulacak ve sen, beni istediğin gibi yargılayacaksın… Yani tamamen çifte standart var burada.

Keza dini figürlerde de aynısı geçerli. İşte, yakın bir zamanda gördük. Hz. Muhammed’in karikatürünü yaptılar diye neler olduğunu… Tüm bunlar kendiliğinden bir otosansürü zaten getiriyor. Yani siz bütün bu cereyana göğüs gereceksiniz. Pes yani. 2000 yılında o kadar çok yargılanmışım ki Türkiye Yayıncılar Birliği bana 2001 yılında Yılın Yayıncı Ödülünü verdi. Düşünce özgürlüğü için savaştığımdan… Çünkü Mehmet Ağar’ın yaptıklarını anlatan bir kitap çıkardım. Pike adı altında… Yargılandım. Niçin yargılandım? Mehmet Ağar çok mu temizdi de ben yargılandım? Yücel Yener’le ilgili Koltuk Sevdası diye bir kitap çıkardım. Yaptığı yolsuzlukları, hırsızlıkları anlatıyordu. Yargılandım. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, kitaptaki iddialara göre Yücel Yener’i görevden aldı. Ben yargılanmaya devam ettim… Devam edelim. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde bir doçentin tezini, “yıldız olgusu” araştırmasını yayımladık. Tarkan’ı örnek alıyor. Bu kitaplar toplatıldı ve yargılandım. Niçin? Tarkan’ın haberi yokmuş. Efendim Cüneyt Arcayürek, Ecevit’i yazarken veya Emin Çölaşan, Turgut Nereden Koşuyor’u yazdığı zaman Turgut Özal’ın haberi var mıydı? Haberli mi oluyor bu işler? Yani otobiyografi yapmıyorsun, biyografi yapmıyorsun. Ben 11. Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından Tarkan’ın bilgisi yok diye toplatıldım. İstanbul’un göbeğindeki 11. Asliye Hukuk Mahkemesi, hukuku bilmiyor. Başına da sürüyü gütmek için çoban edasından bir garip adam oturmuş karar veriyor. Ben ispatladım bilmediğini. İtiraz ettim. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nde kararı yargılattım ve kazandım. Türkiye’de kitapla ilgili dava kazanan o tarihlerde bir iki yayıncıdan bir tanesi benim. Ondan sonra İnsan Hakları Tarihi’ni yayımladım. Toplatıldı kitap. Altı ay sonra beraat etti. Toplatma gerekçesi ne biliyor musunuz? Kimyasal silahlarla öldürülen Kürtleri anlatan bir bölüm vardı, Savcı Bey, Türkiye’de böyle bir şey yaşanmadı diye toplatma kararı verdi kitaba. DGM savcısına “Kitapta örnek veriliyor. Buradaki örnek ise Halepçe dedim. Yanı Halepçe olduğu 1 sayfa önce anlatılıyor ama adama okumak belli ki zül gelmiş. Okumamış amcam. Ben yine sordum sorumu Halepçe, Türkiye sınırları içerisinde mi?” dedim. Açtı kitabı baktı, adamın rengi değişti. Hiç kimse okumuyor, sadece önlerine bir şey gelmiş. Demişler ki toplatın bu kitabı. Okuyan da o kadarını okumuş. Kimyasal silahlarla katledilen Kürtler diye…

Uzun ama benzer bir sürü kitap yayımladım.

Sorumluluk olarak bakarsak bunun sonucu nereye gider? Yayıncının sorumluluğu nedir?

Siz billurlaşmış bir şeyden bahsediyorsunuz. Siz, yayıncıların çok düzgün, çok nitelikli, işlerini bilerek yaptıkları tavrıyla hareket ediyorsunuz. Oysaozcan2 ki onlar Edirne’deki peynirciden, Kayseri’deki pastırmacıdan, Malatya’daki kayısıcıdan farklı değiller. Onlar, bir ürünü paketliyorlar, satıyorlar; tüccarlar. Bugün maalesef gelinen noktada kitapçı da dağıtımcı da aynı olmuş. Siz biliyor musunuz kitapçı vitrinlerinin satıldığını, pazarlandığını, bütün yayıncıların neredeyse satışa yönelik bir fikirle yola çıktığını, kitap, dağıtımcının eline gittiği zaman nerelere ilan vereceksin ona göre alalım dediğini? Buna uygun bir pazar yaratıldığını, buna uygun bir söylem geliştirdiğini, Türkiye’de kimin daha fazla kitabı satıyorsa onun daha fazla konuşulduğunu ve bir iki baskı yapan nice tertemiz, dili çok güzel kullanan, edebiyatı çok iyi bilen nitelikli yazarların yok sayıldığını… Bütün bunların içerisinde mükemmel bir soru çıkararak bana soru soruyorsunuz. Yukarda saydığım iş kolları içinde en kirli olanı yayıncıdır.

Otuz yıl sonra, elli yıl sonra hesap vermeyi asla düşünmüyor. Kendisi bir gelecek vadetmiyor. Bu dediğiniz billur yayıncılar, Türkiye’de geçmiş dönemlerde vardı. Artık sayıları çok az. İnanarak, bilerek, ideolojik duruşlarıyla veya sanatsal duruşlarıyla, fikri haklarıyla gönülden yayın yapan insanların sayısı çok az. Herkes bir an önce çok satan kitabı bulup iki yüz bin, üç yüz bin satmaktan bahsediyor. “Patlatmaktan” yani, terim bu artık.

Octavio Paz, “Bir ülkede edebiyat ürünlerinden sayısal olarak bahsedilirse o ülkede bırakın edebiyatı kültürden bile bahsetmek mümkün değildir” diyor. Türkiye’de yayıncı, yazar, kitapçı, dağıtımcı, yayıncılar birliği, yani bu işin başında dümen suyunu çekenler, hepsi rakamlarla konuşuyor. Hiç kimse edebiyatın iyiliğinden, sözün gizeminden bahsetmiyor. Artık o iş öldü.

Şimdi gelecek olan kuşakları biz hazırlamazsak ileriye hiç bir şey taşınmayacak. Yani haklarını bilmeyen, kendini ifade edemeyen, konuşmayı bilmeyen, dürterek, dokunarak konuşan bir toplum yaratıyoruz. Şimdi bakınız, yavaş yavaş zaten bu oluşmaya başladı bile. Okuma oranları düşüyor deniyor. Bunları bu hale getirenler bizleriz. Devletle yayıncılar, yazarlar, çevirmenler el ele vermişler. Elbette öncelikle sistemi organize eden güçleri unutmamak gerekli. Biz onların çanağına su taşıyoruz. Onlar kurdular bir tezgâh, biz o tezgâha su taşıyoruz.

Son dönemde sansür hangi şekle büründü?

kitap3
Özcan Sapan, son kitabı ise günlük hayatta sıkça kullandığımız terimleri irdeliyor

Sansür bir mesajdır. Yani Türkçe’de bunun çok güzel bir söylemi vardır, “Kızım sana söylüyorum gelinim sen anla.” Devlet varlığını hissettirmek için bir mesaj verir. Bu mesaj algılanır. Bazen, -dünyada bunun örnekleri vardır- bazı devletler, bazı hükümetler, bazı devlet başkanları veya bazı kontrgerilla çeteleri yapmadıkları şeyleri üstlenirler. Bunu, gücün tekel altında toplandığını ötekilere duyurmak için yaparlar. Benim gücüm var, ben istersem seni gelir yatağında da öldürebilirim, kaçırabilirim, yok edebilirim veya sana ticari olarak zarar verip senin iflasını sağlayabilirim. Bu, benim gücüm. Burada başkasına bir mesaj veriliyor. Diyor ki yaparsan senin de sonun böyle olur. Çünkü Türkiye’de, yazarken de konuşurken de ne konuşacağımıza bağlı olarak örneklerimizi öyle veririz. Ne konuşuyoruz? Ceza almış insanları konuşuyoruz. Yargılanmış insanları konuşuyoruz. Ne diye başlarız? Mesela solcuysan Nazım’dan başlayabilirsin, Bursa Mahpushanesi’nde sürgün dersin. Yılmaz Güney’den başlarsın, Ahmet Kaya’dan başlarsın. Sağcıysan başka bir yerden başlarsın. Başarı üzerine bir konuşma yaparsak Deniz’in nasıl idam sehpasını tekmelediğinden başlarsın, Mahir’in nasıl kahramanca savaştığından başlarsın, İbrahim’in nasıl konuşmadığından başlarsın. Politikayı böyle anlatırsın. Dini de başka bir örnekten anlatırsın. Bize öğretilen neyse oradan başlarsın. Bütün sansür ve benzeri uygulamaların hepsinin birer mesaj olduğunu düşünüyorum. Bunlar topluma, geleceğe, arkadan yetişenlere bir mesaj olarak veriliyor. Türkiye’de sansür zaman zaman biraz rahatlatılır, biraz gevşetilir. Zaman zaman dil, din, cinsiyet değiştirilerek dozajı arttırılıyor. Bu aslında daha önceki savcıların, daha önceki hakimlerin iyi bir demokrat olduğu, objektif ve hoşgörülü olduğu anlamına gelmiyor. Bu tamamen devletin verdiği ayarla ilgili bir şey. Sansürün, bugün katiyetle geçmiş dönemlerden çok farklı uygulandığına veya daha yumuşadığına inanmıyorum. Sadece hükümetlerin değişmesiyle yargı sadece yön değiştirebiliyor zaman zaman ama aslında yürütme, yargı ve yasamayı elinde tutanlar her dönem aynı şeyi yaptılar aynı şekilde davranıyorlar.

Sistem okumayı sevmiyor

Okumanı istemeyen bir sistem var. Mesela ilkokulların müfredatlarına bakın, hangi dersin saati ne kadar? Kütüphanelere bakın, neleri alıyorlar. Her kanalda her gece iki tane dizi var. Emin olun, iki diziden elli kanal yüz tane dizi yapar, yaklaşık yirmi tanesi hırsızlıkla ilgilidir. Yani kısadan zengin olmayı anlatır. Yirmi tanesi cinsellikle ilgilidir. Muhtemelen bir sevgili vardır, aşk meşk vardır ama içinde hep alavere dalavere vardır. Bir o kadar da kabadayılıkla ilgilidir, vurdu kırdıdır mesela… Hiç birinde kitap yoktur.

Şimdi, bu coğrafya dizideki kahraman öldü diye cenaze namazı kıldı. Mahalleler arası kahvelerdeki sohbetlerde Kurtlar Vadisi’ndeki siyasi palavralar gerçekmiş gibi algılanıyor ve kahve sohbetlerine karışıyor. Diyor ki “Türkiye şeye gidecekmiş,” “E, nereden biliyorsun?” “İşte, Kurtlar Vadisi’nde söylediler.”

Ben bir internet sitesinde yazmıştım Behzat Ç. derhal yayından kaldırılmalıdır diye. Çünkü kötü bir örnekti Behzat Ç. Behzat Ç.’ye bir siyasi suçlu geldi mi ne yapıyor. Salıyor. Ya da bir ana gelmişti hatırlar mısınız, o bölümü seyrettiniz mi Kürtçe konuşuyordu, çok konuşuldu. Ana’ya yardımcı oldu. Ya şimdi yanıltmasın sizi, böyle bir şey yok. Çocuklara yanlış örnek veriliyor, çocuklar karakola düştü mü dayak yiyorlar. O zaman bu kötü örneği vermeyin dedim ben. Böyle bir polis yok yani. Varsa da o polisler sesini çıkaramıyorlar, sisteme ayak uyduruyorlar. Vesilesiyle Türkiye’de dizilerden kaynaklanan bir hayat yaşanıyor. İşte, zaten sağ olsun devletin önemli yerlerinde bulunanlar da dizilerden türeyen yorumlar yapıyorlar. Yok, bilmem haremde böyle mi oldu, yok, bilmem IV. Murat böyle mi yaşıyordu… Senin dizilerden kaynaklı örnekler verdiğin bir coğrafyanın insanı, bu dizilere bağlı olarak yaşar. Türkiye’de ne yazık ki yirmi altı kişiye bir kitap düşmektedir.

Türkiye’de yayıncıların bir önemli sorunu da şu; kim iktidar olursa veya kim iktidara yakınsa onun kitapları, Kültür Bakanlığı tarafından kütüphaneler için alınıyor. İktidara yakın olmayanların kitapları veya roman yayınlayanların kitapları ya da araştırma, inceleme yayınlayanların kitapları, alınsa bile, en fazla elli tane alınıyor. Oysa İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, İsviçre gibi ülkelerde yayıncılar neredeyse yayınladıkları kitaplardan hepsini, adet olarak yüzden fazla kitabı kütüphanesine veriyor zaten. Türkiye’de, yayıncı yayınlamasın diye önüne engeller çıkarmak için bin bir dereden su getiriyorlar. Yani yayıncının önünde bir sürü engel var. Bandrol çıktı da korsan durdu mu? Bandrol çıktı ne oldu? Yayıncı için her yayınladığı kitaptan dolayı devlete verdiği yirmi beş kuruş, elli kuruş, bir lira neyse para veriyor muyuz? Almamız gerekirken bir de bandrol için para veriyoruz. Çok mu istiyorsun bunu yapmayı, bandrolü ücretsiz yap. Niçin yapmıyorsun? Bu bandrolden alacağın paraya muhtaç mısın sen? Bu mudur kültür hayatındaki seviye, bu mudur senin kültüre bakış açın bir devlet olarak? Sansürden konuşuyoruz farkındayım fakat yani aynı zamanda bunu yaparak bir engelleme yaşatıyorsun. Bir sürü gereksiz denetleme. Kültür Bakanlığının sattığı bandrolden daha ucuzu aleni satılıyor. Ama sokakta bandrol var çünkü senin yaptığın bandrolün aynısı Karaköy’de iki kuruşa satılıyor.

Medya manipülasyonu yayıncıları ne kadar ilgilendiriyor?

“Patlayan kitaplar”a baktığın zaman sorunun cevabı çok basit. İki kitap patlıyor Türkiye’de. Öncelikle, dini kitaplar patlıyor. Çünkü şimdi din moda, çünkü yönetenler böyle yönetiyorlar. Artık, herkes Bismillah diyerek çalmaya başlıyor. Bismillah diyerek darp yapmaya başlıyor. Diğer kitaplara baktığımız zaman Türkiye’nin kara yazgısı, alın yazısı. Türkiye röntgenci bir ülke. Türkiye’de yaşayan insanların, komşusunun penceresinde gözü var. Acaba perde aralanır da ben orada bir şey görür müyüm diye bakıyor. Kültürsüz, apolitik ve daha çok kültür olmadığı için bu ülke röntgeni sever ama aynı zamanda en çok da namusuna düşkündür. Her ne hikmetse hem namuslu hem namussuz…

Şu tarz kitaplardan bahsediyoruz; şununla görüşmeye gidiyorum kırmızı külot giyindim, şununla görüşmeye gidiyorum pembe sutyeni giydim… Şimdi önemli bir tespitte bulunmayacağım. Çünkü bir sosyolog, antropolog veya siyaset bilimci değilim. Ama şunu söyleyebilirim, bu coğrafyada yaşayan insanlar röntgenci, yalancı, inkarcı ve korkaktır. Böyle yaşayan bir ülkede, bunlar iş yapar. Çok absürt bir örnek vermeniz lazım, Ferrari’sini Satan Bilge gibi. Yoksa genel olarak örnekler hep böyle kısa yoldan zengin olmayı içeriyor. Türkiye’yi ziyaret eden Amerikalı bir sosyoloğa ülkeyle ilgili gözlemini soruyorlar:

“Garip bir ülke” diyor ve ekliyordu; “Her köşesinde bir simitçi bir de umutçu var.”

Devlet eliyle her gün kumar oynatılıyor. Ama siz kumar oynatamazsınız. Ayda üç defa milli piyango her gün iddia şans oyunları vs. sayabiliriz hepsini. Düşünebiliyor musunuz tüm bunların organizasyonunu devlet yapıyor. Çünkü bu insanları bu koşullarda kontrol etmenin başka bir yolu yok. Bugün bu kumarların tamamı yasaklansa ikinci gün ayaklanma başlar. Kumar için değil yoksulluklarının farkına vardıkları için. Kumar insanlara her hafta zengin olma umudu veriyor. Çünkü haberlerde görüyorlar bir biletle hayatı değişti diye. Onun için umudu vadediyor devlet, cebindeki paraya göz koyarak. Başkasına izin vermiyor. Sen soyamazsın ben soyarım diyor. Şimdi tüm bunları konuştuk, bağlantısız değil. Kitap okumak senin neyine, gerek yok yani. Ben senin için düşünüyorum diyor. Türkiye’de kimse okumanın, kültürün yerleşmesini istemez. Bunların işine gelmez. Bunlar derken sırf şu andaki hükümet değil, sistemden bahsediyorum. Bir algı yönetimi yapılıyor sonuçta. Bunlar gider başkası gelir fark etmez.

Anne uyuturken masal anlatır, sistem dizi izletir tek fark bu. Her durumda iyi uykular Türkiye.

 

Eylül 27, 2017

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.